
|
|

|
| ![]() |
Yeryüzünü temâşa mevsimi tam,
Zümrüt tepelere yaslanmış bahar.
Her yörede şenlik, her yanda bayram,
Buhur buhur sihirli râyihalar...
Canlılık taşıyor akan sulardan,
Nağmeler yükseliyor, kuğulardan,
Vuslat arzusuyla yüksek dağlardan,
Çağıl çağıl denizlere ırmaklar...
Haliçeler gibi her yan rengârenk,
Âdeta bir hülyâ âlemi âhenk!
Ve rüyâlardaki Cennetlere denk,
Ovalar, obalar, altın çayırlar.
Göğe ser çekmiş ağaçlar salınır,
“Hû hû” nağmeleri heryanı alır;
Hergün başka güzellikle ağarır,
Hür maviliğiyle mahmûr sabahlar.
Hayat kesilmiş heryanıyla toprak,
Çiçeklerde tebessüm yaprak yaprak;
Neş’eyle dönüyor devreden bu çark,
Gamze çakıyor sevdâlı ufuklar.
Aşk u şevkin kaynaştığı bu yerde,
Vuslata açılır rûh perde perde;
Ayrı bir hazza erer her emelde,
Vicdanında her ân Hakk’ı duyanlar.
Mevsim gelince bir bakarsın nevbâhar olur;
“Gül açar, bülbül öter” heryer lâlezâr olur.
Binbir râyiha ile soluklanır çiçekler,
Sermest dolaşır bu iklimde kuşlar, böcekler...
Ağaçlar semâa kalkar, okşar-geçer rüzgâr,
Rüzgâr nağmeleriyle herşey rakseder-oynar.
Ölümün ümîtle gülümsediği bu yerde,
Bahar, Cennet’in çehresinde ince bir perde.
Bu perdeyi aşan rûh Sonsuz’la bütünleşir,
Burada insan bütünüyle uhrevîleşir.
Artık çok sarp görünse de yollar ötelere,
Ne gam! Uçup gitmiş ruhlar için Cennet’lere...
Ufuklar daralsa, dünyâ sıksa da insanı,
Bambaşka genişlikler verir ona îmânı.
Arayanlar bulur burada sonsuz sükûnu,
Anlar ancak inançla gerilen ruhlar bunu...
Bir başka türlü bâdeyle mahmûrlaşan gözler,
Baharı seyreder ve Cennetlerde gezerler.
Ölürken de bunlar tohumlar gibi ölürler..
Sonra öteki baharda birbir dirilirler...
Bu ülke ki gâzîler şehîdler diyârıdır,
Bütünüyle bize cedlerin armağanıdır.
Cennetleri andıran bağ ve bahçeleriyle,
Ovası obası zümrütden tepeleriyle;
Muhteşem geçmişin değerli yâdigârıdır.
Yâkut sütunlar üstünde fîrûze kubbeler,
Dört bir yanda şâha kalkmış gibi minâreler;
Hiç eskimeyen bir ma’nâ ile hâlâ süzgün,
Gökde yıldızlarla mahyalaşan o şanlı dün
Ki sönük bir rüyâdır yanında efsâneler...
Ne şarklı İsfendiyâr ne garbın İskender’i,
Hayâl edememişti bu dünyâyı hiçbiri..
Âlem henüz karanlıklar içinde yüzerken,
Ermiştik uhrevî aydınlıklara çok erken..
Ve seyrediyorduk buradan tâ öteleri
Şimdi hazân vurmuş bu lâle bahçesinde biz,
Ümît ve inkisârla yutkunuyoruz sessiz..
Hülyâlarımızda bir yeni şafaklar çağı,
Hergün daha aydınlık görüyoruz varlığı;
İhtimâl ki birgün bizler de dirileceğiz...
Zümrüt gibi yemyeşil tepelerin üstünde,
Neş’elerimizi gıcıklayan ses ve soluk;
Dörtbir yanda Cennet çeşmeleri oluk oluk..
Sarıyor her an ruhları ayrı bir mutluluk
Ebedî vuslata açılan kapı önünde...
En sihirli renkleriyle gül, papatya, zambak,
Menekşe, yâsemin ve yapraklarda jâleler;
Mahmûr bakışlarıyla sümbüller ve lâleler;
Renk-ışık arası gelip giden pervâneler,
Uçuşup cilveler çakıyorlar yaprak yaprak.
Güzelliklerin akıp gönlüme gelişinde,
Duymak ve yaşamak için yanılmaz rehberim,
Hayâller. Onlarla sezer onlarla severim;
Onlarla birbaşka duyar, başka hissederim
O eşşiz güzellikler kaynağının peşinde...
Rûhun bin râyiha ile sarıldığı yerde,
Düşlerimde beliren ma’nâlardan birer iz,
Gâibden gönlüme birşeyler fısıldar sessiz,
Anlaşılmaz bir dille ki harfsiz, kelimesiz..
Ve gök kapıları gıcırdar az ötelerde.
Tabiatın soluklarını dinlerken insan,
Gönlünde hep Sonsuz’un nağmelerini duyar;
Ovalar, obalar ve sahillerde her bahar,
Bir zamanlar yitirdiği Cennetleri arar;
Yollarda pırıl pırıl ümit, yollarda hicrân..
Mecnûn gibi rastgeldiği herşeyi kucaklar;
Otu, ağacı, taşı, toprağı, canlıları..
Ve hülyâlarındaki renkli hâtıraları,
Sonra birbir aralanan tatlı rüyâları,
Bir ömür boyu tesellî der onlarla yaşar.
Yeni bir mevsim tülleniyor az ötelerde;
Geçmişin şevk akşamları gibi perde perde.
Her yanda üfül üfül anber kokulu rüzgâr
Kış ortasında âdetâ sımsıcak bir bahar,
Bayıltan soluklarıyla karşı tepelerde...
Şanlı mâzînin o muhteşem günlerine denk,
Füsunlu Cennet güzellikleri hevenk hevenk.
Her çizgisinde ruhları büyüleyen ma’nâ;
Her bucakta güzellikler birbirinden ra’nâ
Zambaklar, papatyalar, karanfiller rengârenk.
Sessiz bu yeni doğuşla her yan ağarırken,
Ağardı ruhlar da ateşten rüyâlar.. derken,
Canlandıran bir büyü duyuldu kulaklarda,
Ve şevkin o sihirli şarkısı dudaklarda;
Açıldık sonsuza hazır açılmışken yelken.
Önümüzde sır âleminin en tenhâ koyu,
Hülyâ gibi gezinenlerle bir ömür boyu..
Süzülüp göklerin semâvî dalgıçlarıyla,
Soluk soluğa sonsuzun kırlangıçlarıyla,
Zevk ettik-bitmesin-bitmeyen derin tutkuyu...
Bir bu kadar hazza ömürler verilse değer,
Bilmemişiz imândaki Cennetleri meğer..!
Tutsak gibi, hicranlı tahayyüllerle gamlı,
Yaşamışız her günü birbirinden buhranlı
Ve şimdi Cennet bahçesi gördüğümüz her yer.
Bu mevsim o kadar coşkun ki sular,
Çığlık çığlık vadi, dere inliyor.
Sular gibi köpürüyor duygular,
“Gel Sonsuz’a yelken açalım” diyor.
Nur yağıyor, ışık sarmış her yanı,
Zaman artık sevinç, neş’e zamanı..
Beklemiştik mevsimlerce bu ânı,
Bir bir ölenler şimdi diriliyor...
Her yanda güzellik, her yanda âhenk,
Geçmişteki muhteşem günlere denk..
Ve bahçelerimizde hevenk hevenk,
Bir başka tadda meyveler eriyor...
Duygularla dolu esiyor rüzgâr,
Kabarıyor denizlerde dalgalar;
Enginlerde altın saçlı bir bahar,
Binbir renk ve desenle tülleniyor.
Ve, gelenler daha mutlu olacak;
Dünyâ yeniden ışıkla dolacak..
Asırlık karanlıklar boğulacak,
Muştusu ULU DÎVÂN’dan geliyor.
Mevsim döndü birdenbire bahar oldu hazân,
Gül kokularıyla esiyor esince rüzgâr.
Sonsuzluğa doğru akıyor tül pembe zaman,
Az ötede muhteşem günün şehrâyini var...
Pas tutmuş gündüzler artık bir bir çözülüyor;
Kara-buza inat ufukta sımsıcak bir yaz..
Her yörede murat üveykleri süzülüyor,
Rüyâları masmavi, ufukları bembeyaz...
Keşke güneş batmasa, asla gece olmasa!
Yollar eklense uç uca ötelere kadar!.
Karanlık bassa da, zeminin rengi solmasa!
Bir daha yalnız kalmasa asırlık yalnızlar..!
Doğan şu renk renk sabah sürsün asırlar boyu!
Yaşayalım hülyâlarımızı doya doya..
Ve hazır ısınmışken karanlıkların suyu,
Dalmasın irâdeler o öldüren uykuya...
Kızıllık yaslandı gurûba gayri zor işi,
Diyalektik yanıyor içinden mangal gibi..
Devriliyor peş peşe bâtılın dördü beşi,
En son göründü yalancı hülyâların dibi...
Hicrânla gezen ruhlar, hicrânla yanar-ağlar,
Birbir göçerken dostlar hiç arkaya bakmadan..
Ölüm şarkılarıyla eser esince rüzgâr
Ve söndürür geçer, tek meş'ale bırakmadan...
Yoldaş yok, dost yok ve yapayalnızlar yollarda,
Dünyâlarını kâbus üstüne kâbus sarmış;
Hazanla dökülen yapraklar gibi ardarda,
Düşenler uçup gitmiş, kalanlar da sararmış.
Rikkatle bakınca hasreti sîneme doldu;
Dalgındı durduğu yerde, bakışları ürkek..
Bugünü-yarını andı, andı ve burkuldu..
Yaşamak buysa, hayat, kabir azabına denk...
Korkuyla döner-durur afal afal o gözler,
Zihni allak-bullak, kalbi hüzünle burkulu;
Doğduğuna bin pişman, ölüp gitmeyi özler,
Dokunsan ağlayacak bahtsız, o kadar dolu.
Uyandı dün onunla beraber uyuyanlar,
Şimdi dünyâları cennetler gibi bambaşka.!
Sînelerinde ezelî nağmeler duyanlar;
Bir hamlede erdiler Hakk'a götüren aşka.
Şimdi gel kanatlan, durma süzül enginlere!
Sakın rûhuna dar gelen eb'âda takılma!
Sendedir sığmayan sır göklere ve yerlere,
Yaraşmaz sana; göğe, yere sıkışıp kalma!
Şahlan daha coşkun, daha canlı, daha gergin,
Bir hayat üfle etrafa rûhunun sesinden!
Şimdi meydanlar senin, dem senin, devran senin,
Kükre ve anlat mâzînin altın nefesinden...
Pancurlar açılmışken zümrütten tepelere,
Şafaklar pırıl pırıl ufukta tüllenirken;
Kalk ömrün ikbâlini duyur, duyur heryere!
En erken kalktığın gecelerden daha erken...
Göründü ufku şûh tepelerin, mor dağların,
Yüzerken uyuyanlar en derin uykularda..
Mor pembe şafaklar tülleniyordu ard arda..
Kuğuların süzülüp gittiği gün sularda,
Duyduk ürperten soluklarını nevbaharın.
Bir mâvi sükûn sarmıştı hülyâlarımızı,
Gökyüzü ümitle göz kırpıyordu uzaktan..
Tam yapayalnız kaldığımız an dayanaktan;
İnâyet azimle bütünleştiği kuşaktan,
Morartıyordu mesajlar rüyâlarımızı.
Suyu gürül gürül çeşme coşmuştu yeniden,
Esiyordu her yörede ikbâl meltemleri.
Bir nurlu neş'e sarıyordu hemen heryeri..
Ve ömrün gönlümce geçen en mutlu günleri,
Yaşanıyordu bir kere daha en derinden.
Bir zümrüt içinde el değmemiş taze bahâr,
Tıpkı mâzînin deseni ve mâzînin rengi..
Örülüyor dantela gibi nizam hevengi,
Hasretli sînelerin hasretlerinin dengi;
Firdevsî tepeler üstünde mor erguvanlar...
Şimdi rüzgâr esiyor, çemenler ürperiyor,
Hazâna uğrayan yerlerde dipdiri güller..
Sûr sesi duymuş gibi diriliyor ölüler..
Bu hülyâlı mâvilikte onlarla beraber,
Hicrânla yanan sîneler vuslata eriyor..
Kamp Gunleri
O hülyâlı günleri bizlerle yaşayanlar,
Cennet kokularının esip geldiği yerde.
Duydular Sonsuz’un bestelerini duyanlar,
Çelikten sadâlarla o sırlı tepelerde...
İnler hâlâ o yerler bir ulu velveleyle,
Tıpkı hasretmiş gibi o günkü gülyüzlere..
Şu ağaçlar, şu taşlar geliverseler dile,
Ne büyülü şeyler anlatacaklar bizlere...
Kuş cıvıltısı, yaprak sesi, insan âvâzı,
Geceleri yıldızlarla söyleşen sîneler..
Her yanda ayrı bir kalbi kırığın niyâzı;
Yemyeşil vâdi bu ulvî nağmelerle inler...
Duâyla doğrulur başlar tâ sabahlara dek,
Uyumamış gözlerde billûr billûr ma'nâlar..
Buradaki yakarış semâlardakine denk;
Yıllar geçse de gönlüm hep o günleri arar...
Akan çaya bakmış olsan ürperir ve dersin:
O şen bakışlar hâlâ gülümsüyor dibinde..
Hiç vakit fevtetmeden koşup sen de gelirsin;
Gelirsin, hemen olmasa da günün birinde...
Gokkusagi
Gök mâvi, yer yeşil bambaşka renkler,
Bölüşülmüş herşey tam gökkuşağı;
Renk-ışık içinde duruyor insan...
Açmış ellerini birşeyler diler,
Yüzü yukarıda, gönlü aşağı..
Ona gökler dâvetiyesi imân...
Toprakdan-balçıkdan bir yüce cevher,
Öteleri gösteren eşsiz ayna;
Verâlara dönük derin ve parlak...
Haydi gayret et, sen de özüne er!
Bütünleş rûhunla, rûhunla kayna!
Hem inleyerek, hem de ağlayarak...
Bir tomurcuk gibi hep yavaş yavaş,
Güneşle yüz yüze gelinceye dek..
Kök toprakta ama, gözler ışıkta...
Göklerde başladı bu sırlı savaş,
Kıyâmete kadar böyle sürecek;
Hiç durma! Geril, koş zafer ufukda..!
Musahede
Pırıl pırıl şimşekler ve damla damla semâ,
Çiçeklerin gözlerinde sihirli jâleler.
Bir hülyâ maviliğinde dağ-taş, ova-oba,
Renk, ışık arası gelip giden pervâneler.
Birden her yanı sardı altın kanatlı kuşlar,
Gözlerim kamaştı, kendimi Cennet’te sandım.
Gökkuşağından tâk altında sevdâlı başlar,
Coştum bu esrarlı melodiyle O’nu andım.
Bir şevk u târâb içindeydi baktım hilkate,
Yâ Rab çoklar hâlâ bu muammâdan habersiz.!
Dost’la başbaşayken salmış kendini firkate,
Tut beni sımsıkı Dost; Tut ki, edemem Sen’siz..!
Gonullerde Yeseren Bahar
Karanlığın gözleri uykuyla kapanınca,
Fecrin ışık ordusu gönüllere ulaştı.
O eski nurlu günleri yeniden anınca,
Hülyâlarım coştu, coştu ve bendini aştı.
Bir nûr tûfânı oldu yer, ışığa büründü;
Ayrıldı birbirinden Hak-bâtıl ve kara-ak..
Ağardı ufuk, altın saçlı bahar göründü,
Bütün yamaçlar gül, nergis, papatya ve zambak...
Yaslı dudaklar, lâle yanaklarına döndü..
Ve bülbül dilinden ruhları nağmeler sardı,
Hasretle yanan sînelerin hasreti söndü..
Bu bahar, gönüllerde yeşeren bir bahardı.
Gelin odasına benzeyen gül yuvasından,
Gözlerimize sihirli sürmeler çekildi.
Bu zeberced iklimin, suyundan, havasından,
Duygularımız coştu, gönüller deme geldi.
Aşkla yanan dudaklarda kevser kadehleri,
Cibrîl'in dolaşıp durduğu altın yollarda..
Varıp Cennet'e erenler ve daha ileri,
Süprizler gördüler O Görünmez'den ardarda.
Kelebek kanadından renk almış ağaçlarda,
Çiçekler Cennet ıtırlarıyla burcu burcu.
Ebedle büyülü bu sihirli yamaçlarda,
Sonsuzla bütünleşir herşeyin diğer ucu...
Burada eşyâ bir başka nazla yatar-kalkar,
Burada bahar çemenleri selâmlar gezer;
Burada ırmaklar köpürür "Hû" deyip akar;
Burada Firdevsî renklerle tüllenir heryer.
Burada hergün bülbüller öter, güller açar,
Gonca gamzeler çakar, gamze yürekler deler..
Renkler dalga dalga gözlere güzellik saçar,
Geçerken burda Hızır seccâde sermiş meğer...